Navigate / search

Güney Fransa ve Paris notlarım

Güney Fransa’ya uzun zamandır gitmek istiyordum, bunda offnegiysem’in da etkisi yok değildi. Her fırsatta uygun uçak bileti bakmaya hazır bünyem, hin hin kendisini bu yolculuk konusunda alıştırmaya çalışırken, bir gece kendimi karar vermiş buldum. “Yolculuk başlasın”dı.
Güney Fransa rutunu tavsiye eden hemen her kaynak konaklama için Nice’i öneriyor. Marsilya’ya uç, oradan Nice’e geç, böylece daha ekonomik ulaşım sağlamış olursun diyenler de yok değil. Ancak bilet ve Marsilya konaklamasını ekleyince baktım ki Nice uçak biletini bile geçiyor, Nice’te konaklamaya karar verdik. Böylece uçak bileti THY’den alındı.

Fransa’ya gitmişken Paris’i de görmeyi kafasına koyan eşime de saygı göstererek (normalde gittiğim yere bir kere daha gitmem bakış açısı vardır bende) Güney Fransa’ya bir de Paris eklendi. Dolayısıyla size anlatacağım yolculuğumuz şöyle şekillenmiş oldu: önce İstanbul’dan Nice’e uçula, oradan Air France ile Paris’e gidile, oradan da yeniden Pegasus ile İstanbul’a dönüle. Toplam 6 gün ediyordu.
İlk durağımız Nice idi. Nice benim için yarı Bodrum yarı Kaş. Denizi güzel (ama bizim sahillerimiz daha güzel), ortamı sıcak, turistik ve bence biraz da romantik bir yer. Denize girip bir cadde geçip şehir havasına geri dönebiliyor, kordon boyunda yani Promenade les Anglais’de istediğiniz kadar bisiklete binebiliyor, dünya mutfağını tadabiliyorsunuz.

Ben en çok şatoyu, akşam güneş batarken Carrefour’dan temin ettiğimiz çeşit peynirler ve Rose şaraplar eşliğinde sahilde oturmayı, doya doya bisiklete binmeyi, Chagall Müzesi’ni, gittiğimiz İtalyan Restoranı La Voglia’yı sevdim. Hotel le Lausanne’de konakladık, burası temiz, ortamı rahat bir yer, ancak malesef sahile çok yakın değildi. Bir avantajı gara yakın olmasıydı, böylece Monaco, Cannes gibi fransız rivierasındaki diğer yerleri de görebilme şansını yakaladık.

İlk gün Nice’te Chagall Müzesi, Şato, Bit Pazarı, denize girme – biraz da yayılma ve etrafı kolaçan etmek ile geçti. İnsanları, evleri tanımak, yeni bir kültür ile zenginleşmek, deneyimlemek, seyahat etmenin en baş sebeplerinden değil midir? “Gitmek” duygumu körükleyen, hep beni sırtımdan iterek, “hadi sırada ne var” diyen hep bu duygum.

İkinci gün ver elini Cannes. Trenden indiğimiz gibi bol markalı alışveriş sokaklarından kruvasanlı, kahveli, portakal sulu kahvaltımıza geçiş yapıyoruz. Sahilde bir miktar yürüdükten sonra, Boat Show yazısını görmemizle kendimizi içeriye atmamız bir oluyor. İçerde ayrı bir dünya. Herkes randevusunu almış, sırasıyla bedelini tahmin bile edemediğim yatların içine bir girip bir çıkıyor. Hevesler maksimumda, umutlar minimumda oradan ayrılıyoruz. Rue du Suquet’e doğru seyirip, öğle saatlerinde kapalı olan lokantaların önünden bir sonraki sefer için sözleşerek geçiyoruz. Bu sokağın iki arka paralelinde normalde meyve sebze pazarı olan alanda pazartesi günleri bit pazarı kuruluyormuş. Biz yetişemedik ama notlarınızda bulunsun. Cannes şatosuna da çıkıp, manzaraya bir selam çakıp, Nice’e dönüyoruz. Cannes’de en çok liman manzarasını, küçük dar sokakları, teknelerin selamını sevdim.

Üçüncü gün program kalabalıktı. Monaco’ya yine trenle geçiyoruz. Tren Güney Fransa’da seyahat etmek için en iyi yollardan, hem hızlı, hem uygun hem de çoğu lokasyona sizi hemencecik götürüyor. Monaco’ya varır varmaz, şehre en tepeden bir bakış atıyoruz. (Şehre değil ülkeye aslında) Yolumuzu haritamız desteğiyle bularak, bir hop on hop off otobüsü buluyoruz. Bu otobüsler olmazsa gezmek kanımca çok zor, ya çok yürüyeceksiniz, ya da araba kiralamış olacaksınız. Monaco, denizin dibinden başlayan tepeler üzerinde gerçekten bir hizaya göre sıralanmış zengin ve şık binaların çevrelediği bir yer. Grace Kelly’i anmadan olmuyor, hemen wikipediadan araştırmaya daha da derinden öğrenmeye çalışıyorum. Hala etkilerini sürdüren bu çalışkan ve güzel kadın, bir de gül bahçesine ismini vermiş. Vaktim olsa inerdim deyip, otobüsten inemeyerek Casino’nun önünde kendimizi teslim ediyoruz. Cafe de Paris’te bir kahve içip, bol bol fotoğraf çekiyoruz. Oldum olası kumar ve kumarhane kavramlarını sevmediğim için Casino binasına bakarak sadece “ne güzel bir bina yapmışlar Casino için” deyip geçiyorum.
Eze’yi bize çok methettiklerinden orayı da görmek üzere yola koyuluyoruz. Trene binip indiğimizde biraz hayal kırıklığı, çünkü Eze’ye yürüyeyim desen 1 saat daha yolun var deniyor. 1 saat bizi tepeye çıkaracak otobüsü bekliyoruz. Bu sırada otobüs durağında yarım yamalak fransızcamla bir teyze ve amcayla muhabbet etmekten de geri durmuyorum. Türkiye’den geliyorum dediğin an başlıyor sorular, yorumlar, “sizi AB’ye almayacaklar yavrucum, üzülmeyin” ler. Eze’ye giden yol bol uçurumlu, çok yüksek ama bir o kadar da cezbedici. Otobüsten iner inmez tepelere çıkmaya başlıyoruz, yolumuzun kenarında sanat galerileri, takı atölyeleri var. Bir çorbanın 30 euro olduğu restoranları teğet geçerek, Pinokyo’da pizzaları mideye indirerek dönüş yolculuğuna kendimizi veriyoruz. Dönüşte aman dikkat, Nice’e direkt dönen otobüsler var, duraktan saatlerine bakmak gerek.

Dördüncü günün sabahında Air France bizi uzun bir kuyruk ile yetişemeyeceğiz korkularına salsa da uçağa yetişmeyi başarıyoruz, Paris’teyiz. Turizm bilgi masasından 3 günlük Zone 5’i kapsayan Paris Visit alıyoruz. Bu kart ile sınırsız metro, otobüs kullanmak mümkün. Disneyland’e de %20 indirim sağlaması cabası. Hemen otele giderek bavulları bırakıyoruz. Otelimiz Hotel Atlantis, St. Germain’e yakın ve merkezi bir konumda. Temiz, rahat ve personeli de çok iyi. Odamıza bıraktığımız bavullarımızdan sonra öncelikle otelimizin yakınındaki kilisenin önünde kurulan bit pazarına uğruyoruz. İlk durak Montmartre ve Sacre Coeur. Oradan ünlü Louvre Müzesi’ne metroyla geçiyoruz. Mona Lisa’ye selam vererek, heykellerin büyüsüne kendimizi kaptırarak bol bol geziyoruz. Mc Donalds’ın önündeki sıraya aldırmadan tavukları mideye indiriyoruz, üzerine lokal bir kafeden aldığımız kahve ve tatlılardan tadıyoruz. Otelimize dönüp dinlendikten sonra akşam Zafer Anıtı’na gidiyor, şehir manzarasının seyrine dalıyoruz. Aniden ışık şovuna başlayan Eiffel bize adeta merhaba diyor, bol bol fotoğraf çekiyoruz. Akşam yemeği olarak Go Sushi’yi tercih ediyoruz, Japon birasını ilk kez tadıyor ve beğeniyoruz.

Beşinci gün Disneyland günü. Yine trenle önüne kadar gidebiliyoruz. Çocukluktan beri hayalini kurduğumuz o masal şehri, sabahın erken saatlerinde bize merhaba diyor. İçeri girer girmez bir müzik kutusundan çıkıyormuş gibi gelen müzik sesi, pasparlak bir güneş, telaşlı minikler ve en sevdiğimiz kahramanlar… Nereye koşacağımızı şaşırıyoruz. Disneyland iki büyük parktan oluşuyor, Disney Park ve Studios. Her bir oyunun açıklandığı tek sayfalık bir broşürle yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Kırmızı işaretliler big thrill dedikleri, gayet sarsıcı ama bir o kadar da heyecan verici oyunlar. Onların hepsinden tadıyoruz: Big Mountain, Nemo, Indiana Jones en sevdiklerimden oluyor. Biz pazartesi gitmemize rağmen uzun kuyruklardan ve ara sıra yağan yağmurdan nasibimizi alsak da bunlar zevkimizi gölgeleyemiyor. Akşam saatlerine kadar doyasıya eğleniyoruz. Bu sene Disneyland’ın 20. Senesi olduğu için bir de geçiş töreni oluyor, Mickey’i canlı canlı görüyor, yanımızdan geçen arabasına el sallıyorum. Etraf bana deli gözüyle bakan veliler ile dolu olsa da, çocukluğumu yeniden yaşamaktan geri durmuyorum. Akşam yemeği olarak resepsiyonistimizin önerdiği La Boussole’ye gidiyoruz. Bu restoranın bulunduğu sokak irili ufaklı klasik Paris restoranları, barları ile dolu. Minik masalarda şehir sakinleri şaraplarının tadına muhabbetlerini karıştırıyor, sıcak bir ortam camın arkasından bile kendini gösteriyor. Ben ravioli, çömlekte balık tercih ediyorum, pişman da olmuyorum.

Son gün Notre Dame, Eiffel turu ile geçiyor. Yorgunluk bünyede yer ediyor ve 10 dereceye düşen sıcaklık kendini gösteriyor. Dönüş uçağına vardığımda tatlı bir yorgunluk ile güzel anıları düşünürken buluyorum kendimi.